Yaşar Seyman
"Acı haber tez duyulur" derler ya, ne de doğru derler. Avusturya’nın Innsbruck kenti, dagları ile Dersim coğrafyasını çağrıştırır. Acı haberi bu kez Innsbruck’ta aldım. Ovacık-Mercan Vadisi’nde 17 kişi öldürüldü…
En son Türkiye’de ayrıldığımda asker cenazelerinin görüntüleri gözlerimde, annelerin çığlıkları kulaklarımdaydı. İnsan izlerken; ister istemez empati yapıyor. Gencecik oğlunu askere gönderen annenin, ansızın acı bir haberle dünyası kararıyor…
Innsbruck dönüşü, akşam üzeri annem arıyor. "Ne var ne yok?" soruma hüzünlü bir sesle, "Müşkünaz’in oğlu Kenan’ı Tunceli’de öldürmüşler, cenaze dün geldi. Mezarlık ana baba günüydü. Her tarafı kuşattılar. Hüsnü ile Müşkünaz perişandı. Allah bu acıyı düşmanıma vermesin" diyordu.
Kapanan telefonla yıllar öncesine savruldum. Hüsnü amca ile Müşkünaz abla Çalışkanlar Mahallesi’nin varlıklı, birbirini seven ve yakışan çiftleriydi. Tek eksikleri çocuklarının olmayışıydı. Müşkünaz ablayı gören herkes ona doktorlar, türbeler, yatırlar öneriyordu. Bir gün güzel haber duyuldu. Müşkünaz abla hamileydi. Güzelliğine güzellik katan bu hamilelikten bir oğlu olacağını ultrasonun olmadığı dönemlerde, deneyimli kadınlar müjdeliyordu…
13 Kasım 1964 günü davullarla, zurnalarla, kurbanlarla oğlu oldu. Adını Kenan koydular. Tüm mahalleli onlar adına sevindi. Genç kızlar, gelinler kırk gün boyunca Müşkünaz ablayı yalnız bırakmadılar. Kenan’ın tüm düğünleri mahallenin düğünü oldu. Halası nın kızıyla evlenip Hollanda’ya yerleşti. Yıllar sonra oğlu Onur’un ve kızı Dilara’nin adını yine mahalleliden duydum.
Hüsnü amca Erzincan’in Tercan ilçesine bağlı önceleri adı Zaggeri olan daha sonra Büklüm Dere olarak degiştirilen köyünden amcasının kızı Müşkünaz ile evlenerek Ankara Altındağ’a yerleşiyor. Sosyal demokrat bir aile olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Kenan, solun kalesi Altındağ’da doğuyor ve sol düşünce ile biçimleniyor. 12 Eylül sonrası cezaevi günleri ardından özgürlük ve evlenerek Hollanda’ya yerleşiyor. Sonra hem çalışıp hem siyasi görüşünü sürdürüyor…
Altındag’a giderken, yol boyu Kenan’ın yakışıklı gülen yüzünü, saygılı tavırlarını ve kararlı duruşunu anımsadım. Hüsnü Amca ile Müşkünaz ablanın acılarını paylaşmak için gittiğim evde ansızın çalan telefonda Onur, Hollanda’dan dedesini arıyordu. Hüsnü amca, torunu ile hiçbir şey olmamış gibi konuştu. "Çocukların sınavları var. Bitince söylemeyi düşünüyoruz" diyordu. Gözyaşları mı tutamadım. Kenan doğdugunda, muhtar babama yardım ediyordum ve doğum ilmuhaberini sevinçle yazmıştım. Şimdi ölümünü yazan gazeteleri okuyorum. Yaşam acı rastlantılarla insanı sarsıyor. Müşkünaz abla da adaklar adadığı oğlunu Düzgün Baba’ya kurban vermis, Munzur yine kan akıyordu.
Altındağ dönüşü, idam edilen Necdet Adalı’yı, öldürülen Sami Bayraktar ve Kenan Çakıcı’yı düşündüm. Altındağlı gençlerin yazgıları değişmiyordu.
Devletin de yurttaşlarına karşı sorumluluklarını
düşündüm. Ovacık’ta kuşatılmış 17 insanı sağ olarak yakalayıp, yetkili organlara
teslim etmek varken; aileleri Malatya morgunda buluşturmayı aklım almıyordu.
Artık cenazeler, acılı anneler, omuzları çökmüş babalar ve yetim Onurlar,
Dilaralar görmek istemiyorum. Neden bu ülkede hukuk yerine hâlâ silahlar konuşuyor?
DERSIM ŞEHİTLERININ ARDINDAN…
M. Can YÜCE
Devrim şehitlerinin ardından yazı yazmak gerçekten zordur. Yazının başından
sonuna kadar birlikte yaşanılan anılar bir film şeridi gibi bellekte canlanır,
geçmişin derinliklerinde kalmış anılar yeniden yaşanır, büyük bir acıyla,
yürek sızısıyla…
Türk devletinin Dersim’de gerçekleştirdiği kanlı operasyonu, TV ekranlarında
sıradan bir haber verilir gibi sunulurken duyduk. Başta şehit düşenlerin adları
verilmedi. Sadece öldürülenlerin içinde “üst düzey yöneticilerin” de olduğu
belirtildi. Genelde kanıksanan bu tür haberlerin etkisi sinirli ve genel ölçüler
düzeyinde kaldı. Ancak operasyonun ayrıntıları açığa çıkınca yürek acımız
büyüdü, derinleşti… Içlerinde yakından tanıdığımız, ortak eylemlerde bulunduğumuz,
birlikte zindanın karanlıklarında güzel anılar yaşadığımız arkadaşlar vardı.
Cafer CANGÖZ ve Aydın HANBAYAT arkadaşları Diyarbakır zindanında tanıyorum.
Cafer ile daha yakından bir ilişkimiz oldu, ancak Aydın arkadaş daha sonra
geldigi için iliskimiz çok sınırlı kaldı.
1984 Ocak Direnişinde Cafer de ölüm orucundaydı. Sonra 35. Koğuşta ortak bir komündeydik, ortak bir tünel çalışmamız vardi. Birlikte tünelin içinde “çıkış vaziyetine” yattık. Tünelin ağzı nöbetçi kulesinin önünde çıkınca büyük bir öfkeyle koğuşa döndük. Bir sonraki hafta yeniden çıkışı denedik, bu kez Caferlerin olanaklarını kullanacaktık. Ancak bir kez daha şansımız yaver gitmedi. Yağan yağmurlardan dolayı tünelin ağzı çöktü. Bu haberi Mustafa GEZGÖR arkadaşımız getirdiğinde birlikte üzüldük, şanssızlığımıza lanetler okuduk! Ama yılmadık, tünel çalışmasını sürdürdük.Bu tünel bir yıl sonra açığa çıkabildi. Cafer polisteki direnişiyle tanınmıştı, ama O, sadece polisteki boyun eğmez tavrıyla değil, bütün yaşamıyla, yaşamının her aşamasında direnişçiydi, devrimci direnişi kendisi için bir yaşam biçimine dönüştürmüştü.
Diyarbakır zindanında, 35. Koğuşta Cafer ile sayısız politik görüşmemiz, dostça paylaşımımız, ortak karar zeminlerinde görüş birliğimiz olduk. 35. Koğuşta PKK ve TKP-ML TIKKO tutsakları uzun süre aynı komünü paylaştılar, devrimci dayanışma ve ortak yaşamın en güzel örneklerini sergilediler… Aslında devrimciliğin en güzel yaşam ve kültürel değerleri o zor zeminlerde yaratıldı. Bunda Cafer gibi devrimcilerin hatırı sayılır bir payı vardır. Kimi zaman bizim ile TKP-ML’li arkadaşlar arasında kimi sorunlar da çıkıyordu, ama Cafer bunların çözümünde hep önemli bir rol oynardı. Son derece sevecen bir üslubu, alçakgönüllü, cana yakın ve dostça yaklaşımları, her zaman sorumlu bir duruşu, saygın bir kişiliği vardı. O zamanlar hepimiz, devrimci romantizmin en güzel örneklerini yaşıyorduk, “politikada amatör”dük, bu anlamda da devrimci olmak, direnişçi olmak, “ortak yaşamı” sürdürmede en temel ölçüydü. Bu anlamda çoğu kez “farklı gruplarda” olduğumuz bile aklımıza gelmezdi. Farkli örgüt zeminleri, farklı ideolojik çizgiler birer gerçekti ve ortak ideallere yürümede birer formdu, zorunluluklardı. Ama bunlar dostluklar, güzel yoldaşlıklar ve arkadaşlıklar önünde engel değildi. Zindanın dar ve boğucu gerçekliği bunda belki etkileyici bir olguydu, ama kesinlikle belirleyici değildi. Aynı zindanda başka gruplardan arkadaşlarla Caferler ile yakaladığımız ve yaşadığımız sıcak dostluğu yaşamadık. Öncelikle bunda direniş karşısındaki duruşların farklılığı belirleyici bir etkendi, somut kişilik farklılıkları da bunun temel nedeni oluyordu. Ama Caferler ile direnişler karşısındaki duruşumuzun hemen hemen aynı oluşu, direniş süreçlerinde yaşanan sıcak ve samimi yaklaşımlar unutulmaz dostlukların gerçekleşmesine yol açtı. Bu zor günler ve zeminler, aynı zamanda hepimizin belleklerinde ve ruhlarında güzel ve kalıcı dostlukların, değerlerin, ortak anıların oluştuğu günler ve zeminler olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Caferlerin şehit düşüşü en yakın arkadaşımın, en yakın sevdiklerimin yitirilişi kadar büyük acı vermiştir, vermeye devam ediyor…
Caferler, samimi ve tutarlı devrimcilerdi. Onlar, amaçlarına, ideallerine, yani devrim ve sosyalizm davasına her zeminde ve her zaman yürekten bağlıydılar; yaşamları, yaşamlarının her ayrıntısı bunun somut ve tartışmasız kanıtıdır! Ideolojik çizgileri, izledikleri yöntem ve araçlar hakkında söyleyebileceklerimiz ne olursa olsun, hiçbir sey bu gerçekliği değistirmez. Özellikle ‘90’lardan bu yana devrim ve sosyalizm davasından kaçışın moda haline geldiği, neo-liberalizmin, reformizmin “yükselen değer” haline geldiği bu zamanlarda, samimi ve tutarlı devrimci olmak, devrim ve sosyalizm çizgisinde ısrar etmek; devrimci kimliğin, devrimci kalmanın ve devrimci olarak yaşamanın en temel ölçütüdür!
Işte Caferler, bu ölçünün canlı ve yaşayan örnekleridir! Diğer değerlerin ve anıların dışında bize, biz devrimcilere bıraktıkları en büyük miras, en büyük değer budur!
Okan ve Berna ÜNSAL arkadaşları Çanakkale zindanında tanıdım. Ortak birçok anımız, güzel ve acılı günlerimiz oldu. Devrimci etkinliklerin dışında futbol turnuvalarımız, ideolojik-teorik ve politik tartışmalarımız, paylaşımlarımız oldu. Okan’ın ortak türkü söylemelerimize sazıyla eşlik etmesi ayrı bir güzellikti. Hele “Kozanoğlu” türküsünde yaşadığımız ortak heyecan hala belleklerimizde capcanlıdır!
Bizi bir araya getiren, unutulmaz dostlukların yaşanmasına neden olan neydi? Kuşkusuz samimi ve tutarlı devrimcilerdik, bizi bir araya getiren temel neden buydu; parti veya grup farkı bunun önünde engel değildi… Zindanlarda devrimcilerin yan yana durmaları, ilkesel olduğu kadar yakıcı zorunluluklardan da kaynaklanıyordu. Bu zorunluluklar tetikleyicidir, dürtücüdür, ama devrimci direnişçilik, samimi ve tutarlı devrimcilik bunun belirleyici zeminidir! Öyle olmasaydı herkesle benzer dostluklar yaşanabilirdi, ama gerçeklikte yaşanmadığını herkes bilmektedir.
Okanlar, Imralı ihanetine tavır almamızı net bir biçimde desteklemiş, bunu kendi basınlarında yazılarımıza yer vererek açıkça göstermişlerdir. Burada önemli olan sembolik bir tutum değil, ilkeli, tutarlı ve samimi duruştur! Okanlar bunu gösterdiler…
Sonra 2000 yılının ölüm oruçları oldu… Caferleri, Okanları, Bernaları, Cemal Keserleri bu eylemlerde görüyoruz… Tahliyeler, onları rehavete değil, yeni zeminlerde mücadele bayrağını daha da yükseltmeye götürdü… Elbette mücadele biçimleri, yöntemleri, bunun taktikleri hakkında çok söz söylenebilir. Yeri ve zamanı geldiğinde biz de kendi cephemizde bunları söyleriz, bunu, bu samimi, tutarlı ve direnişçi devrimci arkadaşlarımızın anısına bağlılığın bir gereği sayarız. Ancak bugün altı çizilmesi gereken nokta, davaya bağlılık, devrimci ve sosyalist kimlikte gösterilen ısrar, bunun da samimi ve tutarlı bir çizgi olarak bu arkadaşlar tarafindan sürdürülmüş olmasıdır! Bunun ölümüne kanıtlanmasıdır, hem de bütün yaşamları boyunca…
Kuskuşuz, “ömrünü devrimci mücadeleye adamış, birçok sınavda
alınlarının akıyla çıkmış, polis sorgularında ve zindan direnişlerinde direnmiş,
sayısız kez ölümün sınırından dönmüş ve her defasında inandıkları çizgi doğrultusunda
yeniden mücadele bayrağını yükseltmiş, önemli bir birikim ve deneyime sahip
devrimcilerin katledilmiş olması, Türkiye ve Kürdistan devrimci mücadeleleri
açısından çok büyük bir kayıptır!” (SOSYALIST-ŞOREŞGER Bildirisinden)
Acımız gerçekten çok büyük, yüreğimiz acıyor… Bu, daha fazla mücadele, daha
doğru ve sonuç alıcı yöntemlerle devrimci mücadeleye yüklenmek anlamına geliyor,
onu tetikleyen bir etken oluyor…
Caferler, Aydınlar, Okanlar, Bernalar ve diger devrim şehitleri, diğer şehitlerimiz
gibi yolumuzu aydınlatan birer meşaledirler… Samimi, tutarlı ve ilkeli devrimcilikleri
her zaman mücadele ve yaşam bayrağımız olacaktır!
Güzel dostlarım, devrimci yoldaşlarım siz rahat uyuyun!
Topraklarımız her zaman büyük devrimciler doğurmaya gebedir!
Onurla taşıdığınız bayraklarınız ve silahlarınız “elden ele” taşınacaktır,
devrim ve sosyalizmin zaferine kadar!
29 Haziran 2005
FUAT KAV:
Cafer ile Aydın
Kürdistan'da savaş hızla devam ediyor. Daglarımız bombalarla sarsılıyor. Sehirlerimiz
taranıyor, köylerimiz çizmeler altında eziliyor. Fırat çıglıklar atıyor, Dicle
gözyaşı döküyor, Munzur suyunda kan akmaya devam ediyor.
Dersim yasa, Dersim acılar içinde kıvranmaya, Dersim feryat etmeye devam ediyor.
Dersim' de Kürtler katledilmeye, bedenler kurşunlanmaya, başlar kesilmeye, gövdeler biçilmeye devem ediyor.
Dersim'de on yedi can daha düştü toprağa...
On yedi fidan daha filizlendi Munzurun kanlı suyunda.
On yedi yiğit daha devrildi Iksor uçurumlarından...
On yedi kahraman daha veda etti Dersim'in asi diyarından...
On yedi militan daha misafir oldu Ibrahim Kaypakkaya ile Seyit Rıza'ya...
On yedi devrimci daha vuruşa vuruşa, dövüşe dövüşe, " elveda yoldaşlar, elveda insanlık " deyip verdi son nefeslerini.
Cafer ile Aydin; Dersim'in direniş hamuru ile yoğrulmuşlardı. Direniş felsefesini Ibrahim Kaypakkaya'dan, savaşçı ruhlarını Seyit Rıza'dan almışlardı. Munzurun kanlı suyundan, Iksorun derinliklerindeki dedelerinin kemiklerimden almışlardı öfkelerini. Karınları deşilen gelinlerin kanında, göğüsleri kesilen anaların gözyaşlarında, tecavüze uğrayan genç kızların çığlıklarında sınanmışlardı iradelerini. Süngülerin uçlarında donmuş Dersimli çocuklarının gülüşlerinden ant içmişlerdi.
Cafer ile Aydın;12 Eylül sorgularında " ser verip sır vermeyen " iki ender devrimciydi. Işkencelerden geçmişlerdi, ayları bulan vahşiyane uygulamalara maruz kalmışlardı. Günlerce aç, susuz, uykusuz bırakılmışlardı. Cellatlar, onlardan, yoldaşlarının kellesini, arkadaşlarının kanlı bedenlerini, devrimcilerin delik deşik edilmiş gövdelerini istemişlerdi. Ama onlar, her seansında "asla, asla " demişlerdi. " Başımızı alabilirsiniz, gövdemizi biçebilirsiniz, etimizi parça parça kesebilirsiniz, ama yoldaşlarımızı bizden asla alamazsınız" diye haykırmışlardı..
Cafer ile Aydın; Diyarbakır zindanında da onurlu duruşlarından taviz vermemişlerdi. Bu cehennemde de boyun eğmemiş, devrimci kişiliklerini ezdirtmemiş, ruhlarını cellatlara teslim etmemişlerdi. O karanlık, o zulüm cenderesinde bile idealleri uğrunda hep direnmeyi tercih etmişlerdi. Çok acı çekmiş, çok işkence görmüş, günlerce, aylarca, yıllarca hücrelerin karanlık dehlizlerinde yalnızlığa mahkum edilmişlerdi. Buna rağmen hep dik durmuş, Esat Oktay celladına karşı boyun eğmemiş, diz çökmemiş, yalvarıp yakarmamışlardı.
Cafer ile Aydın; on yılı bulan zindan yaşamlarında lekesiz, annelerinin ak sütü gibi tertemiz tahliye olmuşlardı. Çıktıkları gibi, tekrar ideallerini peşine takılıp, dağların özgür patikalarında yol almaya devam etmişlerdi.
Cafer bir daha, bir daha düşmüştü cellatların eline. Bir Istanbul sabahında, cellatlar onu kaçırıp gizlice yok etmek istemişlerdi. Fakat yine başarılı olamamışlardı yarasalar. Onu tekrar iskencelerden geçirdikten sonra zindana atmışlardı. Ama o yine Cafer'di. Hem sorguda, hem zindanda yine Cafer'ce direnmiş, yine Cafer'ce bir duruşa sahiplik etmişti.
Cafer, bu kez Istanbul zindanlarında ideallerinin peşinden koşan bir devrimcidir. Burada uzun süren açlık grevlerinde, ayları, yılları bulan ölüm oruçlarında yer alan bir maraton koşucusudur Cafer.
Cafer, Istanbul zindanlarondan da alnının akıyla tahliye olmuştu. Fakat daha sevdası bitmemiş, türküsü tamamlamamıştı Cafer'in. Kendini bir kez daha vurmuştu dağa. Yarım kalmış türküsünü tamamlamak için bir kez daha özgürlük patikalarının yolunu tutmuştu.
Ve...Ve...Ve...
Ruhun, ruhunuz şad olsun...
Insanlık sizi unutmayacak...
Devrimciler, anılarınıza hep bağlı kalacaklardır...
Yarım kalmış türkünüz mutlaka tamamlanacaktır...
Rahat olun. Dersim'de ve Kürdistan dağlarında
sizi yaşatan ve yaşatmaya devam edecek bir ordu vardır...
17 yürektiler
17 ırmak
17 nehir
17 deniz
17 okyanus
ve 17 isyandı halaya durdular...
Süngülendi dostlar yüreğimiz
Kana boyandı turunçlugun munzurun
Susturuldu mevsimlerimiz
Terk edilmiş geceler
17’ler için ağlıyor everest,olimpos, himalaya ve alpler
Bilirmisin;
Alevlerin ortasından
17 karanfil
17 kızıl gül
17 fidan
17 çınar ağacı
17 komünistin
Birer yıldız gibi kayıp gitiğini.
Biri Cafer, biri Aydın
Biri Berna, biri Okan
Biri Ökkeş, biri Cemal
Biri Çağdas, biri Dursun.
Herşey suskundu
Kırmızının bin parçaya bölündüğü çağı yaşıyordu
Uyuyan düşleri uyandırmaya koyuldu kervan
Bir kıtadan bir kıtaya akan nehirlerin aşkı gibi
Silinmeyen düşler gibi
-bak biz geldik mevsimler, kır çiçekleri-
-ilkbahar gibi boy vermeye geldik- dediler
Halaya tutuştular mercan vadisinde
Biri Ali Rıza, biri Alaattin
Biri Kenan, biri Taylan
Biri Gülnaz, biri Binali
Biri İbrahim, biri Ahmet, biri Ersin...
Kızıl alevler içinde çektiler halayı
Yürüdüler ölüm kusan faşizmin üzerine
Ben mevsimler gördüm mevsim içinde
Zemheriyi yaz içinde
Çiçek açmadan gelen baharı
Kara bulutların batıdan doğuya akışını gördüm
Ve
Duman çöktü munzura
Sis kapladı mercan vadisini
Sizi gördüm
Proleterya silahına sarılı kızıl kanlar içinde
Herbiri uzun bir maratan koşucusuydu devrimin
Sınıf mücadelesinin deneyimlerinden süzülüp gelmişlerdi
Kimileri işkence tezgahlarından geçmiş
Ser vermiş, sır vermemişti
Yani Spartaküs’tüler köleliğin çığlığında
Kimileri zindan görmüştü en karanlık dehlizlerinde
Ama güneşi yüreklerinde taşıyanlardı
Kimileri Ulucanlar'ı görmüştü
Diz kapaklarına çivi çakılırken
Dede sultan misali düşmana gülenlerdi
Kimileri munzurlarda tufan görmüş
Kış ayazında yel dağında buz kesilmiş bedenleri, ayakları kesilendiler
Yani Prometheus’tular zincire vurulurken dağlarda.
Derin bir sesizliğin perdesi ardına gizledim sizi
Üstünüze suskunluğun merhemini sürerim
Oysa yara derindedir, sustukça büyümektedir
Munzurun büyüklüğündeki ölümlerde öyledir
Bu sesizlikte sizin ölümünüz munzuru’da aştı.
Ve sol yüreğimin üzerine yemin ederimki
Doğan bebeklerimizin ahı üzerine and içerimki
Sizin bu sevdalı yürüyüşünüzdür bizi uslanmaz kılan.
Fetih KOÇ - 18 Haziran 2005
Bir müddettir Türkçe yazı yazmıyordum. Ama bazi gelışmeler ve olaylar var
ki insanın aldığı kararın geçerliği kalmıyor. Iki gündür Dersim deki Devlet
güçleri ile MAOCU/ MLK militanlari arasında çatışmaların olduğu basından öğreniyorduk.
Ben kaderci değilim, ama sanki ilk günde bu çatışmada Cafer Cangöz var mı
diye hep düşündüm.Ve korktuğum başıma geldi,güzel insan sorgudaki direngen
arkadaşımın şehit haberini bu gün gazete manşetlerinde öğrendim. Bu sabah
yüreğimde inanılmaz bir acıyla kıvrandım. Çocuklarda sevdigim bir deyim var
söylemek kolay mı?
Çünkü, Cafer 1981 ve 1982 de Diyarbakir’da sorgu arkadaşımdı.O,dönemde üç insan bana güç vermisti. Cafer CANGÖZ, PKK den Cemal ARAT (ceza evinde şehit) ve DDKD’den Mehmet MALGIR. Bu üç insanda üç ay gibi uzun zaman süresince sorgudaki direngenlikleri sorguyu yapanlar bile saygı duyuyorlardı.Bu üç kahraman insandan bu günden itibaren yalnız Mehmet MALGIR yaşamakta olduğunu tahmin ediyorum.Cemal ARAT ve Cafer CANGÖZ ile ilgili geçen yıllarda sevgili S.GÜLMÜS hocayla yazışmalarımda NASNAME’ye de kısa bir not göndermiştim.Ben her zaman söylerim ve söylemeye devam edecegim biz değerlerimizin anılarını hep diri tutmalı ve yaşatmalıyız.Bu sabah güzel, yiğit insan Cafer CANGÖZ ÜN şehit düştüğü haberini öğrenince geçmisteki o, lanetli günleri hatırladım. Cafer CANGÖZ le birlikte şehit düşen tüm insanların ailelerine baş sağlığı dilerim.
Ali BURAN
Bizi erkenden bırakıp gitmemeliydin hemşo.
Gülücüklerini yüzümde taşıyacağım.
Kararlığını yaşatacağım, seni unutmayacağım yiğit hemşom.
Yakınlarına ve arkadaşlarına sabırlar diliyorum.
Senin ölmüyeceğini biliyorum.
Alnından öpüyorum hemşom!
AYSEL ÇÜRÜKKAYA
Kara bir haber...
Dersim Mercan vadisinde çatışma 17 gerilla öldürüldü...
Dikkatle okuyorum haberi....
MKP-HKO gerillarıyla Faşist Diktatörlüğün güçleri arasında çıkan çatışma da
öldürülen gerillalardan MKP-MK üyeleri Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat... isimlerini
okuduğum da öylece kalıyorum.
Tekrar tekrar okuyamıyorum.
Bu iki isme takılıp kalıyor gözüm...
Boğazıma bir yumru gelip tıkanıyor.
Yutkunamıyorum.
Gözlerim doluyor...
Isyan etmek istiyorum...
Haykırmak istiyorum ama...
Yapamıyorum..
Öylece kala kalıyorum...
Takii...
Iki can gelip karşıma oturuncaya kadar...
Cafer’in o tatlı güleç yüzü karşımda...Yine gülümsüyor..
Ölüme de öyle gittiğini biliyorum.
“Kirvem nasılsın?Acı bir haberini aldım..doğru mu?”
Diye sesleniyorum ama yanıt vermiyor...
Gülümsüyor hala...
Onu o gülümsemesiyle ve kahkalarıyla hatırlıyorum...Ve hep öyle hatırlayaçağım.
Aydın geliyor karşıma..
Gözlerini kısarak başlıyor anlatmaya...
Dersimi ...Munzuru ..Mercan vadisini..
Anlatırken gözlerinin içi gülüyor...
Bir Dersim sevdalısı...
Munzurun asi çocuğu.
Ve hep Dersime geliyor konuşmalarımız.
Ve onları bizden kalleş düşman yine Dersim Mercan vadisin de alıyor.
Ne anlatayım ki..
Nasıl anlatayım ki sizlere..Bu yiğit yoldaşlarımızı..
Devrime olan kararlılıklarını...
Ve mücadele azimlerini...
Yaşamlarını verdikleri davalarını...
Her zaman ve her şart altında inançla savundukları...
Düşmanın bütün baskılarına rağmen ayakta kalabildiklerini..
Işkence hanelerde...zindanlar da ki kararlılıklarını...
Dalıyorum...
Gözümü Diyarbakır cezaevinin havalandırmasında, bir futbol müsabakasının ortasındayım...
Cafer hırsla saldırıyor topa..Kazanma hırsıyla...Aydın kenardan uyarıyor ihtiyarı...
“Kirvem dikkat et Cafo senide topla birlikte götürecek...”
Bu kez ihtiyar uyarıyor Cafo’yu...
“Dikket etsene kardeşim...benimi çiğneyeceksin..”.
Aydın kenardan gülüyor bu takışmaya...
Evet kesin şimdi de birbirine takılıp gülümsüyorlardır...yoldaşlarına , bizlere
verdikleri acının bilinçiyle..Aydın gözlerini kısarak ellerini kaldırıp başlıyor
konuşmaya..
”Kirvem bu yolda başımızı verdik yine verecegiz...Bizden sonra gelen yoldaşlarımızda
bizim yolumuzu izleyeçek ve kavgamız sürecek...Takii zafere kadar..Bizler
bu inançla şehit olduk...Biz bu şanlı mirası yoldaşlarımızdan devraldık ve
ardımızdan gelen yoldaşlarımızda bizim yolumuzu izleyecek.”
Ardından Cafer söze giriyor..
”Bu dava yıllardır sürüyor ve sürecek. Bizim yokluğumuz bu davanın kaybıdır
ama yoldaşlarımız bunu kısa sürede telafi, edip kaldığımız yerden devam edeceklerdir...buna
inanıyor ve onlara güveniyoruz...Bu güvenimizin de boşa çıkmayacağınıda biliyoruz.
Daha önce de şehit olanlarımız oldu bu yüce kavga da...Denizler,Mahirler,Ibolar,Süleymanlar
ve daha niceleri, ama bitmedi bitmeyecek bu kavga takii yer yüzü aşkın yüzü
oluncaya dek!”
Yılllardır birlikteler ve omuz omuza verip devrim yolunda savaştılar...Ve ölümü birlikte göğüslediler..Yine Dersim de. Ovacık Mercan vadisinde...
Ve..
Dersim toprakları yine devimclerin kanıyla sulandı..
Bu kanın suladığı topralarda yeni filizler boy verecek...
Her zaman olduğu gibi..
Faşist diktatörlükte hiç bir zaman bu filizlerin yeşerip boy vermesini engelleyemecek...
Çünkü bu topraklar da isyanın ve direnişin mayası çok eskiden tuttu. Artık
bunun sonu gelmez...zafere kadar.
Simdi yıldızlardan seyrediyorlar halkımızın, yoldaşlarının ve bizlerin arkalarından yaktıkları ağıtları, kavga türkülerini ve intikam yeminlerini...
Selam olsun halk için ölenlere...Silah elde toprağa düşenlere...Selam olsun Devrim için savaşarak ölen 17 lere ve tüm devrim şehitlerimize..
Cafer ve Aydın ;
Dersim Mercan vadisinde Faşist Diktatörlük tarafından alçakca katledilen MKP-MK üyesi ve gerillaları arasında Cafer Cangöz ve Aydın Hanbayat'ın da olduklarını öğrendiğim de böyle bir yazıyı kaleme almak gerektiğini düşünmedim. Ama sonradan bu yiğit insanları, devrim şehitlerini tanıyan birisi olarak yazma gereği duydum...Bunu hep bu yiğit insanları bilmeyenlerin kısaca olsa tanımasını sağlamak, hemde devrimci bir görevi yerine getirmek için.Ayıica siyasi olarak farklı düşünceden olan bir devrimci olarak yazmamın daha anlamlı olacağı düşüncesiyle yazıyorum. Tabii onları böyle kısaca anlatmak da yeterli değil benim için ama bunu yoldaşlarına bırakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.
Cafer Cangöz, Diyarbakır işkencehanelerin de işkencecileri direnişiyle çıldırtan,12 Eylül den sonra 5 No'lu Diyarbakır Askeri Cazevi direnişin de devrimci kişiliğine yakışan bir şekilde direnerek efsaneleşen direnişçilerden birisi olan , 1984 deki ölüm orucu direnişine katılıp sonuna kadar götüren ve cezaevinde ki tüm direniş ve eylemlerin içinde yer alan ve mücadelenin her zaman en önünde olan kararlı yigit bir devrimci. Ve her en kötü zaman da bile hep gülümsemisini bilen ve bunu çevresine de yansıtan şakalarıyla da insanlara moral veren bir can dost.
Daha sonra Eskişehir ve oradan da Aydın’a uzanan sürgün dönemlerinde de bu tavrından hiçbir zaman taviz vermeyen yiğit insan.
Aydın Hanbayat, Elazığ işkence hanelerinde ve Cezaevinde oradan Diyarbakır a, Eskişehir’e ve Aydın da tutumu her zaman direnmek olan, kararlı ve sert mücadeleci kişiliği ile hiçbir devrimci çizgiden yana tavır koyan bir candost.
Siyasi çizgilerimizin farklilığı bu yiğit insanlarla aramdaki devrimci dostluğu hiçbir zaman engellemedi. Cafer Cangöz ve Aydın Hanbayat'ın devrimci kararlılıkları, davaya inanmışlıkları, düsman karşısındaki her zaman ve her yerde kararlı ve onurlu tutumları onlara saygı duymamın bir ifadesi olmuştur.
Evet tüm devrimcileri, dostlarını ve yoldaşlarını üzmüştür onların ölümü ama beni kişisel olarak daha da çok etkilemesinin nedeni, onları yakından tanımam, bir süre ortak bir yaşamı paylaşmış olmaktan aynı lokmayı bölüşmüş, aynı karavanaya kaşık sallamış olmaktan ve aynı cezaevi havasını tenefüs etmiş olmaktan, kısacası tüm güzellikleri ve zorlukları paylasmış olmaktan geliyor.
Ve devrim için şehit düşen Cafer Cangöz,Aydın Hanbayat ve 17 leri saygıyla anıyorum.
DEVRIM ŞEHITLERI ÖLÜMSÜZDÜR.!
YASASIN DEVRIM VE SOSYALIZM!
FASIZME ÖLÜM HALKA HÜRRIYET!
DERSIMDE SEHIT OLAN 17 MKP GERILLANIN ARDINDAN...
YÜREGIM DERSIME...
Sevgili Ülkem acı dolu insanlarım.!!
Yine kara haber,
Yine kanlı mektup,
Yine haykırışlar,
Yine çığlıklar,
Yine isyanlar,
Yine 38,
Yine dağlarımda Zulüm kokuyor..
OY! içim yanıyor ANNE!
CiGERiME HANÇER SAPLANDI, ANNEE!
DUYORMUSUN ÇIGLIGIMI?
Içimdeki kanayan yaramın aktığı kan MUNZUR kıyısında,
papatyalara yagmur damlası oldu..
EY! dogdugum topraklarım,
çocuklugumun geçtigi OVALARIM..
SENi NASIL ANLATA BiLSEM?
Kelimeler eksik kalıyor.
Biliyorum yine yazacaklarımın azını teşkil edecek.
DERSiM de halkımın umutları şehit düşmesi bizi derinden sarsmıştır...
bütün Kürd halkııin, DERSiM YIGITLERiNiN başı sağ olsun.
Onlar bağrımızda yanan birer meşale oldular...
EY HALKIMIN GERiLLLASI!
DERSiM ve Kürd halkı sizi hiç bir zaman unutmayacaktır.
EY HALKIMIN SEVDASI! GERiLLLAM,
Şunu bilin ki;
DERSiM halki sizleri diğer gidenler gibi
Diroka,
Yani tarihe gömmeyecek.
Sizleri kalplerine, yüreklerine, yarınlarına gömecektir.
EY GERILLAM! ÖZLEMIN DILI OLACAKSINIZ..
Her daim, özlemlerinde ışık olacaksınız.
DERSiM HALKI ,
Laç deresinde, Kutu deresinde,
MUNZUR dagında, nice fidanlarını toprağın kutsallğında sakladı.
SiZLERi DE SAKLIYACAGINDAN KUSKUNUZ OLMASIN...
Yigitler diyarı Alişerlerin,
Dedemiz Seyit Rizaların, Dr.Baranların,
Zilanlarin,Siyarların kanlarıyla boyanan DERSiM,
Sizleride bagrında; Efsanelerinde BASROLDE ANLATACAKTIR...
Sühpeniz olmasın, halkınız sizi her daim özünde, yüreğinin derinliklerinde
binlerce şehid düşenlerin ardından olduğu gibi nice ağıtlar yazacaktır...
Tıpkı benim sizler için su kısacık duygularımı kaleme aldığım gibi..
EY YURDU KURDiSTAN Aşkı dolu gerillam.!!!
Bizler HEP Ağladık, hep üzüldük.
Gün geldi gözyaşlarımızla topraklarımızı suladık.
Gün geldi umutlarımızı gül tomurcukları yapıp Kurdistanın DERSiM topraklarına
kazdık.
Gün geldi, dağlarımıza fidanlar dikip yüreğimizdeki sevda hasretine dönüştürdük,
Gün geldi, ANA dilimize döneriz diye bekleyişler içinde salkımdaki çicekleri
sulayıp yetişsin diye dualar ettik.
Adına Hêvî dedik..
Gün geldi,
Gerilllamın namlusundaki sevinç gözyaşları olduk.
Adına mısralar yazdık..
Türkülerde hep aynı melodiyi çalıp tek bir ağızla haykırdık..
Bir gün mutlaka! Hêvî umutur diye,
göz yaşlarımızda boğulu ses olduk...
Baba Düzgüne karşı durup ellerimizi göğe açıp,
umutları soldurmayın çığlıklar adıp, en güzel keçilerimizi kurban ettik...
Gün geldi,
Ovacık gözelerinde mumlar yakarak batıl inançlara teslim olduk...
Umuda çıralar yaktık.
Dağlarımızda düşman izi kalmasın diye zılgıtlar eşliğinde serüven olduk...
Ve yinede umut Hêvîdir diyorum.
Unutma! Bir umudum sizde...
Üzülmiyecem ardınızdan.
Çünkü siz, güzel yarınlarda koşan,
çocuk ruhuyla ICIMDEKI inanılmaz heycanımsınız...
Çawsîn bakışlım, ela gözlü
GERILLLAM..
EY KUTSAL TOPRAK DERSiM..!!
SANA nasıl destanlar yazsam?
ve şairin dediği gibi ‘‘Bekle bebeğim bir gün döneceğim elbet...’’
beklenmiyen sevdayla..
biliyor musun?
Nice isimsiz sevda flizlendi
nice isimsiz ağıtlar,
yeri beli olmayan fidanların mezarı yok.
anlıyormusun?
EY DERSiM SENKI yüreği avucunda
her acıyı bağrında dillenmemiş sevdası ağıtlarıyla
ihtişamın ve sefaletin gölgesinde başın dik, bağrın açık yürüdün..
Ooooy özlemim,
Hasretim....
Seni nasıl anlatsam?
Ey GERiLLAM.!!
Sizlere bin selam.
Sana bin Selam EY Kürdistanın Kutsal Toprağı DERSiM.!!
Sana bin umut buket yapıp dağlarına sunacam...
Ve sen orada kaybolan yarınlarda, kaybolan oyuncaklarımı bulacaksın..
OY GERILLAM ve sizler umudun ötesinde acılarımın dilisiniz.
DERSiM DAGLARINDA çalınmış gençliğimi,
filizlenip dalını kıran cellatta karşı mevzilenerek
yarınlarımı, gençliğimi, kaybolan çocukluğumu,
en güzel dünyamı yaratacaksınız...
UNUTMAYIN UMUT Hêvîdir dedim...
Bir umudum sende.... anlıyormusun???
DELAL SÖNMEZ
Dersim’den çatışma haberleri geliyor.
Çoğu Dersim’ li olan 17 genç insanımız toplantı halindeyken
havadan atılan bombalar ile imha ediliyor.
Devlet bir kez daha yaşam hakkını hiçe sayıp bu insanları üzerine havadan
yağdırdığı bombalarla yok ediyor.
Ve ölüm bir kez daha “kara saplı bir bıçak gibi” anaların yüreğini dağlamayı
başarıyor.
Öldürülen bu insanlarin çoğunu yurt dışında tanıyordum. Bazılarının silah taşıyacak veya çatışacak kadar fiziki konumlarının müsait olmadığını biliyordum. Dolayısıyla toplantı halinde bulundukları bilinen bu insanlar sağ yakalanabilecekken neden imha edildiklerini anlamakta güçlük çekiyorum.
Dersim’ den çatışma haberleri geliyor.
Ölen askerlerin ve ailelerinin görüntüleri gözlerime kare kare yansıyor.
Bakıyorum her birine...
Bir daha hiç göremeyecekleri ve dokunup koklayamayacakları babalarını yitirmiş
çocukların yüzlerinde ölüm soğukluğu var. Yakınlarının kucağinda çocuklar
ağlıyor, babalari için; babasız yetişecekleri bir gelecek için ağlıyorlar...
Askere yolladıkları çocuklarının sağ salim eve döneceğini hayal eden anne
ve babalar oğullarının cansız bedenleriyle yıkılıyorlar.
Yaşam artık onlar için sadece bir dramdan öte gidemeyecek çünkü...
Çünkü evlat acısı bir annenin yaşayabileceği ve hayatı boyunca unutamayacağı en derin acıdır.
***
Aslında bu sütunda Sivas katliaminı yazacaktım; Sivas’ta aydın
ve sanatçı dostlarımın kaldıkları oteli ateşe verip yakan canileri lanetlemek
ve bu katliamdan bugüne kalan etkileri üzerine birkaç şey söylemek istiyordum.
Ama yazı yazmaya oturduğumda, gazetelerde gördüğüm fotoğraflar yüreğimi sızlattı.
Bir kez daha yaşanmayacağını hayal ettiğim ölümlerin etkisiyle sarsıldım.
Yıllardır savaşsız, çatışmasız bir Türkiye için sarkılar söyledim durdum. “Barış” dedim, “kardeşlik” dedim ve ülkemin çeşitli kentlerinde bu taleplerimi yüksek sesle haykırdım.
Ama kimileri için barış bir “hayal ürünü”ydü; kimilerine göreyse “vatani bölmek için sinsi bir oyun”, kimilerine göre de “teslimiyetçilik ve ihanet” olarak anlaşıldı. Oysa benim için barış, yaşadığımız kabusun son bulmasının tek panzehiridir.
Barışın gerçek anlamda karşılık bulduğu alanlar yıllarca çatiışmaların ve ölümlerin odağı haline gelmiş bölgeler oldu.
Yani Kürt halkı yediden yetmişe barışın kalıcılaşması ve çatışmaların
son bulması için dünyanın hiçbir yerinde görülmedik kadar istekli ve içtenlikli
davrandı.
Yaşanan tek sorun, bu çabaların ortaklaştırılmış bir içerik kazanmamış olmasıydı.
Son beş yılda Kürtler’in dışındaki kesimlerin barış konusunda
ciddi bir reaksiyonu olmadı. Bu derin sessizlik ve duyarsızlık ne yazık ki
devletin alışılagelmiş gelenekçi tavrındaki israrını değiştiremedi.
Peki ne oldu?..
...
Işte bugün yaşadıklarımız belki de geçmişte yakalanan firsatların tüketildiği bir andır.
Operasyonlarda hayatını kaybeden gençlerin tek suçu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak mıdır?
Bu Cumhuriyet bir kardeşleşme, bir birlikte yaşama, bir demokratik
çağdaş dünyayla buluşma projesi olsaydı ve bunun gereği yapılsaydı, en azından
yeni ölümler olmayacaktı.
Oysa şimdi yine, babalarını yitiren körpecik çocuklar bu yokluğu hayatları
boyunca taşıyacak ve öfkeyle, intikam duygusuyla büyüyecekler!..
Korkunç olan da bu değil mi?
...
MUSTAFA KARASU:
Kürt Sorunu ve Aydinlarin Görevi
Koşullarımızın elvermemesi nedeniyle bir süredir yazılarımiza
ara vermek zorunda kaldık. Bundan sonra siyasal gelişmeler üzerinde yaptığımız
değerlendirmelere devam edeceğiz.
Bir süre önce Dersim'de 17 MKP (Maoist Komünist Partisi) üyesi katledildi. Içlerinde 10 yıllarca mücadele veren arkadaşlarımız vardı. Kapitalist sistemin ve Türkiye'deki inkarcı oligarsik rejimin, kendilerine karşı mücadele veren örgütleri ve bireyleri nasıl bitirdiği dikkate alınırsa on yıllarca direnen bu devrimcilerin yaşamına saygı duyulması gerekir. Bu arkadaşlarla birçok konuda düşüncelerimiz örtüşmezdi. Bu gün düşünce düzeyinde farklılıklarımız daha da arttı. Ancak her türlü sömürü ve baskıya karşı çıkma ve sosyalist bir dünya kurma konusunda ortak söylem ve inançlarımız halen de bulunmaktadır. Kavramlara verdiğimiz içerik ve yorumlarımızın farklı olması bu ortaklaşmaya anlam ve değer vermemizi engellemiyor. Her şeyden önce yaşamlarını bir dava uğruna anlamlandırmaları büyük bir saygıyı gerektiriyor.
Yıllarca beraber aynı cezaevinde kaldık. Aynı havayı soluduk. Voltalarımızda tatlı tartışmalar ve ciddi siyasi sohbetler yaptık. Bu tartışmalarımızda inançla yıkanmış bir temiz ruhun varlığını hala bugün hissediyormuşum gibi hatırlıyorum. Bu devrimcilerin anıları ve özlemleri unutulmayacaktır. Kürdistan'da ve Türkiye'de özgürlük ve demokrasi gerçeklestirilerek bu anılara en iyi karşılık verilecektir.
Bu dava adamlarını halklarımızın şehitleri olarak görüyoruz. Ailelerine baş sağlığı, yoldaşlarına mücadelelerinde başarılar diliyoruz.
......
GÜLÜMSÜYORDU ÜLKEM
Ağlamanın düşündeydi bulutlara tohumlanan
Ülkemin acıları
Sağanaklığın olanca ıslaklığında birleşiyordu tenimiz
Toprağın kokusuna
Bir umudun gezinde ateşlenen göz bebeklerimiz
Hasretlerin kavrulduğu bir kordu sanki yüreğimizde
Tüm renklerin güzelliğinde bakarken yaralı bir sevdalıydı
Düşerken toprağa hayatımızın kızıl renkli kutsallığı
Gülümsüyordu ülkem…
Kanlı Ayin-Hasan BILDIRICI
Dersim’in Ovacık ilçesi Mercan Vadisi bölgesinde MKP(Maoist Komünist Partisi)
üyesi 17 gerilla öldürüldü. Katliam önceki günlerde gerçekleşti. Kürdistan
topraklarını atış poligonu haline getirmiş Türk Özel Savas Birlikleri muhtemelen
toplantı halinde olan, yine muhtemelen büyük çoğunluğu Kürt kökenli olan parti
üyelerini topluca katletti.
Türk basınında katliamın detaylarına ait bir bilgi yok. Olay, Jandarma Komutanlığı ve valiliğin buz soğukluğundaki açıklamasıyla verilmiş. 12 Eylül döneminde bile bu kalabalıkta gerçekleştirilmemiş katliamı, “bahar temizliği” veya “süpürge operasyonu olarak veren gazeteler var.
Devlet, uluslar arası kabul görmüş devlet olma özelliğini böyle kullanıyor. Vuruyor, kırıyor, yakıyor, soyup soğana çeviriyor ve buyur cenazelerinizi kaldırın diyor.
Bu hikaye otuz beş yıldır tekrar ediyor. Ibrahim Kaypakkaya, Kizildere’de Mahir Çayan ve arkadasları, Dar Agacında Deniz Gezmiş’li üç fidan... Karadeniz’in korkunç dalgalarına atılan biçak yaralısı Onbeşler... Mustafa Suphi ve arkadaşları...
Ahmet Arif de kurşuna dizilmis zavallı 33 Kürt köylüsü için yazmıştı:
Vurulmuşum
Dagların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...
Kirvem, hallerimi aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça agzımdaki...
Devlet, devlet olma işini böyle icra ediyor. Soyuyor, yasaklıyor, göçertiyor; silaha davrananı, silaha davranmadan böyle öldürüyor.
Çaresi olmayan bir kanlı hikayedir sürüp gidiyor. Pırlanta gibi gençler dişleri sıkılı birkaç yüz kişilik öfkeli ve gözü yaşlı kalabalıklar omzunda son yolculuklarına taşınıyor. Gömülürken çoğunun kefeninden kan damlıyor. Istanbul ve Ankara geceleriyle sarhoş sarlatanlar ordusu, kutsal devletin cinayetlerini askeriyenin ilahi bildirileriyle ulaştırıyor okuyucularına. Sorgu sual yok. Devlet rantıyla köşe olmuş sağ ve sol devletçiler, “devlete silah çekmenin bedelini” kanlı görüntüleriyle taşıyor kirli başın sayfalarına.
Ateş düşen evde çekilmez ağır bir matem havasında geçiyor gece. Kürdistan’i her yeri ölüm tarlası. Devlet, devlet olmanın yasallığını kanla besliyor. Fakat sol ve Kürtler için kanlı bir hikayedir sürüp gidiyor. Çocuklar büyüyor. Dünyayı ve yaşamı sorguluyor. Mutsuzluklar çoğalıyor fırtınalı genç yüreklerde. Savaş ordusunu kır yollarında konumlamış askeriye partisi dagları işaret ediyor gençlere.
“Oraya çıkacaksınız,” diyor. “Karın doyurmanın bile başa bela olduğu dağların en ücra uzaklıklarına... Hayat hikayem bu benim. Insansız doruklarda kıstırıp işinizi bitireceğim.”
Is bitirmede tereddüt etmiyor devlet. Alt düzeydeki birkaç misilleme eylemi yeni katliamlarin bir ön gerekçesi olarak kullanılıyor. Askerdir sonuçta. Işi bu. Ölme ve öldürmenin olmadığı bir hayat onun için çekilmezdir.
17 devrimci. Muhtemelen toplantı halindelerdi. Iklim de dahil her sey hazırdı kanlı ayin için. Istanbul ve Ankara gecelerinin sarhoş selametine meze olarak düşmeleri gerekecekti.
35 yıl önceki yoldaşları için de hikaye böyle
baslamıştı çünkü.
HÜSEYIN KALKAN:
Ölüm Yitik Bir Anlam Artik
Mercan vadisi bir kez daha sarsıldı top sesleri ile.
Savaş uçakları alçaktan uçuyor ve koca bombalarını bırakıyorlardı yemyeşil vadiye.
Toplar gürlüyor, mermiler ölüm kusuyordu.
Çiçekler, kuşlar, keklikler şaşkındı aniden gelen bu ölüm karşısında. Orman, daha ne oldugunu anlamadan cayır cayır yanmaya başlamıştı. Uçaklar birkez daha, bir vadiye ölümü getirmişlerdi.
Mercan vadisi sakinleri ve o günkü misafirleri, birer birer can veriyorlardı. Çiçekler ölmeden önce son güzel kokularını salıyorlardı. Kelebekler için zaten şöyle bir bakıp geçmekti dünyaya ölüm. Kuşlar yuvalarına hamle yaparken, boşluğa bir yaprak gibi düşüyorlardı. Bu anı gelen ölüm karşında en az şaşıranlar vadinin o günkü misafirleri idi. Hesaplarında bu da vardı. Siper alırken vadi tarıyordu gözleri, yanan ağaçlar, kaçışan kuşlar gözlerine çarptı. Hüzünle baktılar. Alevler içindeki vadiye. Son bakışlarını birbirlerine sakladılar. Bunun son bakışmaları olduğunu anlamışlardı. Aralarında aynı yastığa baş koymuş çiftler vardı. Bakışmaları bir özlem gibi düşüyordu vadiye.
......
Simdiye kadar en çok ölüm haberini Dersim'den mi aldık?
Yoksa, Cizre... Sırnak... Batman'dan mı?
Gabar veya Cudi mi?
Çığlık çığlığa
ve ölüm yitik bir anlama ne zaman dönüştü?
Eskiden biri ölünce camilerde sala verilirdi. Sehir halkı birinin öldüğünü böyle öğrenirdi. "Kim öldü?" sorusu kendiliğinden dile dökülürdü. Sonra da kim olursa olsun, ruhuna Fatiha okunurdu.
....
Baharın yaza aktığı günlerdi. Bir sis çökmüştü köyün üstüne aniden... Adam doğruldu, yanındaki karısı ve çocuklarının duyabileceği kadar alçak bir sesle "Büyük bir adam öldüğü zaman, böyle sis çöker ortalığa" diye mırıldandı. Çok geçmeden, kan davası nedeniyle öldürülen, hatırlı bir adamın haberi ulaştı köye.
Biri ölünce köylerde, gür sesli biri yüksek bir tepeye çıkıp bağırarak ölüm haberini duyururdu. Ölenin yası o anda tutulmaya başlanırdı. Kadınlar dövünür, ağıt yakmaya başlardı.
.....
Simdi artik ölüm, yitik bir anlam.
Artik ölüm haberleri çarsaf çarsaf kanlı fotoğrafları olarak önümüze atılıyor. Dersim'de öldürülen 17 insanın fotograflarını görünce, bütün diğer fotoğraflar peşi sıra geldi. Kesilen burunlar, kulaklar, delik deşik edilen cesetler.
Bize hatırlatıyorlar: Biz burdayız ve hala bunları yapmaya muktediriz. "Barış mı diyordunuz? Alın işte size barış!"
Biz de hatırlıyoruz, onlar hala orda ve etkin. Daha bize çok ölüm haberi gönderecekler.
Ama ölenlerin hala bir kimliği var. Bir ismi, boş bıraktığı bir yeri var.
Ve ölüm hala bizim için bir anlam, aşk gibi...
MEHMET ÖZGÜL:
17 Dag Kartalına
Katliam gecesinin sabahıydı..
Ajanstan ve Gazeteden aradılar...
MKP'lilerin toplantısı basmışlar... Gece yarısı... 300 metre yakınına helikopterlerle
indirme yapmışlar. Aynı anda karargaha bomba yağdırmışlar.. 9 şehit var..
Çoğunu tanıyorsundur.. Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat.. Çatışma devam ediyor,
50 kişi çemberdeymiş...
Artık duyamıyordum. Beynim, yüreğim sarsıldı. Derin bir acı kapladı tüm vücudumu.
Davudi sesi, gülüşü, kahkahasıyla insanı hemen saran sıcak yürek..
Direnişin, devrimci inadın adı..
Işkencicileri çıldırtan efsane..
Cafo!
Yoldaş canlısı..
Hainlerin korkulu rüyası..
Halka bağlılığın adı..
Aydın!
Uzun yıllar aynı inanç ve ideallerle birlikte mücadele yürüttüğümüz, Diyarbakır
Zindanı'nda direnişlerde, ölüm oruçlarında yanyana, omuz omuza yürüdüğümüz
iki yoldaşım.
Sizi unutmak mümkün mü!
Bir gün sonra arkadaşlar sayınının 17'ye yükseldiğini söylediler..
Saf, temiz, inanç dolu Ökkes Karaoğlu..
Ve bir sıcak merhabasını aldığım veya ismen duyduğum diğerleri..
Her biri bir inanç deryası, bir dağ kartalı..
Dersim'in, Munzur'un, Mercan'in asi çocukları..
San olsun, şeref olsun size!..
"Selam olsun halk için toprağa düşenlere!"
Elbet bir gün bir çoğu ölüm orucunda bir silah kullanamıyacak duruma düşmüş,
toplantı halinde olan insanlara karşı planlı, tasarlanmış katliamın hesabı
sorulacak.
Savaş bezirganları akıttığı kanda boğulacak.
Katliamcılar boşuna heveslenmesinler. Dersim, Kürdistan, Türkiye demokrasi
ve sosyalizm uğrunda nice katliamlara sahne oldu. Ama hep yeniden bir doğuş
yaşandı.
Ibrahim Kaypakkaya'yı ve birçok yoldaşını katletmekle nasıl ki TKP-ML/TIKKO'yu
bitiremediniz, 17'leri katletmekle Kaypakkaya'nin güzergahında yürüyen MKP/HKO'yu
da bitiremezsiniz.
Kardelenler her koşulda filizlenmesini, büyümesini bilecektir.
Kaypakkaya'ya olduğu gibi MKP'ye yönelim de tesadüfi değildir. Kaypakkaya,
Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız savunan bu uğurda
sosyal şovenist kesimlerce kafası kırılan, Kemalizm'in, ordunun, Devletin
irkçi-faşist özünü ortaya koyan ilk devrimci, sosyalist önder oldugu için
MIT tarafindan "en tehlikeli" olarak hedef alınmıştı. MKP de Kaypakkaya'dan
sonra geriye düşüşü başasağı çeviren, isminden başlayarak kendi içinde devrim
yaratan, hatalarına-eksikliklerine karşı özeleştirel yaklaşan, komünistler,
devrimciler, demokratlar arasında birlik için elinden geleni yapan, Türkiye
devrimci hareketinin en büyük şansı Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı dostça
yaklaşan çıkışıyla "tehlikeli" değerlendirilip hedef alınmıştır.
Ama boşuna! MKP'lilerin katliamı Kaypakkaya ardılları arasında daha güçlü
bir birliğe ve çıkışa vesile olacaktır. Katliama karşı yapılan protestolarda
adı geçen, Haklar ve Özgürlükler Cephesi, Demokratik Haklar Platformu, Ezilenlerin
Sosyalist Platformu, Köz, Bagımsız Devrimci Sınıf Platformu, Kaldıraç, Sosyalist
Demokrasi Partisi, DEHAP, Partizan, Halk Kültür Merkezleri, Devrimci Hareket,
Devrimci Durus, Ürün, Devrim Dergisi, TKP, Sosyalist Dayanisma Platformu,
Emekçi Hareket Partisi, Alınteri, Işçi Mücadelesi ve Devrimci Mücadele gibi
geniş bir platforma bakılırsa Türkiye ve Kürdistan devrimci, demokrasi güçleri
arasında acıyı, mücadeleyi paylaşan bir birliktelik için de olumlu bir rol
oynayacaktır.
Van serhildanıyla Istanbul'da, metropollerde yanan ateş bulusacaktır.
Bu inanç, temenni ve duygularla 17'lerin, son olarak Van'da şehit düsen 2
HPG gerillası Mehmet Bozansahin, Cevher Isnas'ın ve onlara sahip çıkan onbinlerden
Vahdettin Inanç'ın yakınlarının acısını paylaşır, başsağlığı dilerim.
BIZ DİYARBAKIR ZİNDAN YATANALARI / AYNI BATININ İKİZLERİYiZ
Dersim'de Türk güvenlik kuvvetlerince katledilen MKP yönetici ve gerillaları
arasında Diyarbekir Cezaevi direnişçilerinden Cafer Cangöz ve Aydın Hanbayat'ın
da bulunduğunu üzüntüyle öğrendim.
Cafer Cangöz, 12 Eylül sonrasındaki 5 No'lu Diyarbekir Cazevinin efsaneleşen
direnişçi isimlerinin başında gelen bir arkadaştı. Her direniş ve eylemin
içinde ve ön saflarında bulunan bu kararlı arkadaş, aynı zamanda dost canlısı
bir insandı.
Diyarbakır sorgusundaki "inatçı" tavrından dolayı, polis kendisine
kafa tutanlara "Caferleşme ulan!" diyerek kendi üzerlerinde bıraktıkları
izi dışa vururdu.
Cafer'le 1984 yılında birlikte ölüm orucu direnişine katıldık ve sonuna kadar
sürdürdük. Eskişehir ve Aydın sürgünlerinde de birlikteydik.
Cafer Cangöz ve Aydın Hanbayat'la 1995 yılında İstanbul Sağmalcılar cezaevinde
de birlikte kaldım. Fakat son görüşmemizde TİKKO içinde çatışmalı ayrılıklar
ve özellikle "Kardelen Operasyonu" gibi örgüt muhaliflerinin katledilerek
tasfiye edilmesi gibi olaylardan ötürü eski sıcak frekansı yakalayamadık.
(Sonradan bu olaylarla ilgili "özeleştiri" verdiler.)
Siyasi çizgiler insanları farklı yerlere götürse de Cafer Cangöz ve Aydın
Hanbayat'ın düşman karşısındaki kararlı ve onurlu tutumları, Dersim sevdalılıkları
ve kendi davalarına bağlılıkları benim için her zaman saygıyla anacağım özellikleridir.
Eminim diğer katledilenlerin hepsi de kendi içlerinde değerli insanlardı.
Ama işte insan yakından tanıdıkları ve özellikle de zorlukları birlikte paylaştığı
insanların acısını daha derinden hissediyor. Biraz bencilce de olsa işin gerçegi
bu.
Dostları ve arkadaşlarının acısını paylaşıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.
Recep Maraşlı
Güle Güle Dersim`in Yiğitleri
Duydum ki vurulmuşsunuz
Gazete haberlerine göre Mercan vadisinde 50 kişiyle buluşmuşsunuz!
Gece yarısı kurşunlara ve bombalara hedef olmuşsunuz.
Parçalanmış cesetlerinizle gelip gözlerimin önünde durmuşsunuz
Karşı taraftan hiç kimseyi vurmamışsınız
Ama „Terörist“ olarak damgalanmışsınız!
Karşımda duran parçalanmış cesetlerinizle terörizmi iyi anlatmışsınız!
Anladığım kadarıyla „yasalarını „ tanımamışsinız, vadide kongre yapmışsınız!
Kaderiniz hep böyle mi olacak?
Dersim dağlarında vurulmak!
Ardınızda hüzünlü bir geçmiş bırakmak
Ferhat Tunç`un acılı müziğine ilham olmak
Dersim`de yiğitlik destanları yazmak!
Ve hep vurmadan vurulmak!
Böyle mi gidecek Cafer, bir türlü bilemedin!
Bu kaderiniz nasıl bozulacak Aydın?
Senki hayat dolu, cıvıl cıvıl bir insandın
Biliyorsun zulüm altında sizi tanıdım
Bizimle en büyük kavgalara katıldın
Yenilgilerin acısını, zaferlerin gururunu sizinle yaşadım
Cafer`i hiç bir zaman zaten unutamadım
Hapishane duvarını delmiştik
Havalandırma deliğinden dört kat aşağı inmiştik
Demirleri tırnak makasının ağzıyla kesmiştik
Betonu bu demir bıçaklarla delmiştik
Tünelde karbondioksit çoğalınca körükle oksijen vermiştik
Cafer, gecenin geç saatlerinde körükçü arkadaşım
Tutsaklık yoldaşım
Suskun sırdaşımdı.
Onunla o uzun gecelerde neleri tartışmadım ki
Bana göre TİKKO`cular biraz romantik, fazla kopyatikti
Ama yiğitlikleri inkara gelinmezdi ki
Bir gece Cafer dedim, “buyrun” dedi gülerek
“Yiğitliğinizi severim ama çok kalıpçısınız” dedim gülümseyerek
“Buda nerden çıktı?” dedi düşünerek!
“İbrahim Kaypakkaya bir ispiyoncu muhtar cezalandırdı ya!”
“Evet kötü mü yaptı yani, söyle bana?”
“O belki kötü yapmadı, ama siz de hep muhtar vurmak zorunda değildiniz ya!”
Güzel bir gülücükle yanıt verdi bana
"Keşke İbrahim bir general cezalandırsaydı", dedim ona
“Neden ama?”
"O zaman memlekette tek genaral bırakmazdınız valla“
Cafer ve kocaman bir kahkaha...
Karşı taraftan hiç kimseyi vurmamışsınız
Ama "Terörist“ olarak damgalanmışsınız!
Karsimda duran parçalanmış cesetlerinizle terörizmi iyi anlatmışsınız!
Anladığım kadarıyla „yasalarını „ tanımamışsinız, vadide kongre yapmışsınız!
Anılarımın yoldaşları Cafer Cangöz ve Aydın
Keşke sizinle birlikte o dağlarda olsaydım
Parçalanmış cesetlerinizi görüp,
Binlerce mermiyle vurulmasaydım,
Vurulduğunuzu ve parçalandığınızı,
Sizin gibi duyumsamasaydım.
Güle güle dağ çiçeklerim,
Güle güle ülkemin ayrı renkleri
Gülle güle ayrıksı bir kültürün sembolleri
Güle güle Dersim`in yiğitleri
Ölü bedenlerinizi ve ellerinizi öpüyorum.
Selim Çürükkaya
21 Haziran 2005
UMUR HOZATLI
Dersim’de, Mercan Vadisi’nde katledilen MKP’li
gerillaların “anıları”, -belki de- bir süre sonra şu altında kalacak! Çünkü
oraya baraj yapılacak. Sonra başka arkadaşların ve “50 bin 38’li”nin anısı
aynı akibete uğrayacak. Çünkü dünyanın en büyük iki nehri olan Nil ve Amazon
üzerinde bile sadece birer baraj yapımı mümkünken; Munzur, Mercan ve Pülümür
vadilerinde sekiz baraj birden yapılıyor.
Sonra aradan 70 yıl geçecek; ve barajlar batakliğa dönüşecek. O zaman biz
“ecel”iyle ölecekler hayatta olmayacağız.
Bu, bizler için bir teselli olabilir...
Çünkü Dersim’in bataklığa dönüştüğünü, neredeyse hiçbir canlının doğal yaşam
bulmadığını, insansızlaştığını; tarihimizin,
kültürümüzün, dilimizin, inançlarımızın köklerinin yok oldugunu; anılarımızın
ve mezarlarımızın yıkık-dökük birer heykel gibi sahipsiz ve yapayalnız kaldığını
görmeyeceğiz.
Ama birileri bunlari görecek...
Onlar, gerillalar olacak...
Çünkü biz “ecel”iyle ölecekler; o dağları, vadileri, nehirleri, ovaları, köyleri
tek tek, gün gün, yıl yıl terkedeceğiz ama devrimciler hep orada olacak.
Çünkü onlar, inançları birbirine sonsuz bir aşk gibi sirayet eden, ölseler
de çoğalan, aşkları uğruna değil barajları, denizleri bile kurutan yüreğe
ve sevdaya sahipler.
Tıpkı şimdi ve bugüne kadar orada olanlar ve ölenler gibi...
Sarsılmaz ve unutulmaz bir aşktır onlarınki...
Belki inanmayabiliriz devrim yapacaklarına. Ama ne önemi var bunun. Bunca
pisligğn, kokuşmuşluğun, kan emiciliğin, sömürücülügün, adam satıcılığın,
“para için herşeyimi veririm”ciliğin ve verenlerin ortasında böyle bir aşka
sahip kaç kisi var?
Devrimcilik sadece, bir ülkeyi faşizmin elinden kurtarmak mıdır?
Elbette hayır...
Bir insanın onurlu ve doğarken hakettiği insanca yaşamı için atılan tek bir
adım bile devrimcidir, devrimciliktir.
Bu yüzden ben, MKP’li ve DHKP-C’li gerillalara -zaman zaman- yapılan eleştirilere
asla katılmıyorum.
Çünkü onlar, ellerine silah alıp dağlarda dolaşan birer macerasever, ölümsever
değiller.
Onlar; davalarını, aşklarını satmışların; devrimcilik yıllarını, emeklerini
şehirlerde üç kuruşa tahvil etmişlerin; ütopyasızların ve döneklerin yüzlerine
birer tokat gibi inen inançlarıyla; ölümsüz bir geleneği, devrimci ruhu yaşatan,
diri tutan birer gerilladırlar.
Ben kendi adıma, onlardan klasik devrim beklentisi içinde değilim.
Bu, günümüz dünyasında mümkün de değil!
Onların bu erdemli varlıkları; dik duruşları, inançları ve herkesten ve hepimizden
daha çok yaşama bağlılıkları, sevinçleri ve sevgilerinin bana kazandırdığı
güç, güven ve dinamizm -benim için- yeterli devrimciliktir.
Ama onların, kendileri veya başkaları için ölmelerini ve öldürmelerini hiç
ve asla istemedim, istemiyorum.
Hiçkimsenin hiçkimse için ölmediği, öldürmediği bir dünyada yaşamak sadece
yazılmamış bir masalda mı mümkün olacak?
Neden “bizim masalımız”da mümkün değil?
Bazıları sanıyorlar ki devrimciler ölümü severler. Bilmiyorlar ki yaşamı ve
herkesin insanca yaşamasını herkesten çok seviyorlar.
Ama bu bir tercihtir işte...
Bazıları“nasıl olursa olsun yaşamak” der, bazıları da “ya insanca yaşamak,
ya onurlu ölüm”der.
Hiçkimsenin hiçkimse için ölmedigi bir dünya mümkün olmadığına göre, bu hep
böyle sürer.
Mesele, kimin neyi tercih ettiğinde...
Ben, herkesin kendisi için bile ölmediği barışçıl bir dünya, onurlu bir yaşam
tercih ediyorum.
Ama biliyorum ki bu mümkün degil.
O halde neyi tercih edeceğiz?
En azından onların tercihlerine saygı duymayı...
Mercan Vadisi’nde katledilen 17 MKP’li gerillanin erdemli davranışları önünde
tüm kalbimle eğiliyorum.
Ve onları seviyorum.
17'sine kan bulaştı Haziran'ın! 17 Can, 17 Sevgili Yürek birbiri ardına, aynı anda 17 ananın göğsü acıdan sızlıyordu... Birer birer açıklanırken isimler, nefes borusunu tıkayan yumruğun ağırlığını, aynı anda hissediyordu sevenleri, dostları, yoldaşları...
Bende payıma düşeni aldım elbette. Tutsaklık koşullarında her duygu iki misli yaşanır. Ölenin acısıda, doğanın sevincide...
Hele yüreğinize söz geçiremeyen biriyseniz, daha da zorlaşır zindanda ölüm haberlerini karşışamak.. Ya bir de tanıyorsanız onu-onları, ortak bir geçmişiniz varsa, işte o zaman daha zor olur gidenin gidişini kabullenmek mahpusda!...Neden? Niçin?, Nasıl? Bu soruları peşpeşe kendine sorarsın ama yinede cevap bulamazsın.
Ağlarsın olmaz...
Ağlamazsın, gözyaşlarını sessizce içine akıtırsın, dolar patlarsın o da olmaz...
Haykırmak istersin, haykıramazsın...
Kendini dişarı atmak istersin, atamazsın...
Gidenlerin başucunda olup, tek tek alınlarından öpmek istersin, öpemezsin...
Geride kalanların, ana ve babanın, kardeşin ve yarin yanında olmak, ellerini tutmak istersin, tutamazsın.
Ama yürek laf anlamaz! alır başını gider buralardan... Demir kapının mangalından, beton duvarın çatlağından, parmaklığın, dikenli telin arasındansüzülür inceden inceye, karışır gökyüzündeki bulutlara. Bedeni bırakır kilitli kapılar ardında, kendisi bulut olur gider Mercan'a.
Ateş yakılan, çay içilen, halay çekilen yerleri görür, isyan olur.
Parçalanan cesetleri görür, yemin olur, yağar Mercan Vadisine çisil çisil...
O da yetmez, vurur kendini kayadan kayaya, çırpınır yürek hiç çığlıksız..
Uçsuz bucaksız vadi boyunca haykırır sonra:
'ÖLÜM ADIN BİRKEZ DAHA KALLEŞ OLSUN!!'
Hayli zaman sonra, tutunurda bir turnanın kanadına, mahpusa döner çaresiz...
Dönerde, yürek artık iflah olmaz gayrı...
Ne yana baksa Ahmet, Ersin...
Hangi tarafa dönse Cafer, Aydın, Cemal...
Her ses Ali Rıza, Taylan...
Her yüz Okan, Berna...
Ya Gülnaz, Ah Gülnaz ! O'nu hiç bırakmak istemiyor bu yürek. Alıp parçalanan bedenini bağrına basmak, saçlarını okşamak, karagözlerini incitmeden sevgiyle öpmek istiyor. Onunla konuşmak, ona seslenmek istiyor;
"Kara kızım benim! Seni ne çok sevmiştim, güler yüzlü yoldaşım" demek istiyor. Yoldaşlığı, dostluğu ve insanlığı ne güzel harmanlamıştın gencecik yaşında. Seni her düşündüğümde aklıma gelen zapmış olsuğu espirilerindi. Ben sana ölümğ hiç yakıştıramazdım. Ne olur, şimdide şaka yapmış ol be Gülo? Hem de son şakan olsun emi ? ... Şekerleme yaptığın yerden kalk, elini uzatarak, gözlerimden süzülen yaşları sil yine hadi. Sonra çekilelim bir köşeye, dertleşelim seninle. Ben sana eskileri anlatayım, sen bana gelecek düşlerini...Hem kızalım, hem gülelim, birbirimizi yoldaş tadında sevmeye devam edelim...
Olmazmı diyorsun? " Kabullen ben artık olmayacağım mı " diyorsun? "Kendini kandırma mı " demek istiyorsun? Biliyorum ama yinede kanmak istiyorum karakızım.
Yinede yaşamın bir kesitinde o gülen gözlerinle mutlaka karşılaşacağıma inanmak istiyorum Gülnaz'ım
Sen, Siz bu yürekte hep yaşıyacaksınız!
Ölümün kalleşliğine inat!
Bırsen ERDOĞAN DERMANLI
Mercan Vadisinde katledilen Partizanlar
hakkında basında çıkan yazıları ve anıları burada okuyabilirsiniz;